E-ISSN 2602-4837
The Turkish Journal of Ear Nose and Throat - Tr-ENT: 24 (1)
Volume: 24  Issue: 1 - 2014
ORIGINAL ARTICLE
1.The effect of topical mometasone furoate nasal spray on carriage of Staphylococcus aureus
Cahit Polat, Elif Bilge Uysal, Salim Yüce, İsmail Önder Uysal, Sema Koç
PMID: 24798432  doi: 10.5606/kbbihtisas.2014.70120  Pages 1 - 5
AMAÇ: Bu çalışmada alerjik rinit tedavisinde Staphylococcus aureus (S. aureus) kolonizasyonu üzerinde topical mometazon furoat burun spreyinin etkisi araştırıldı.
YÖNTEMLER: Ocak 2012 - Şubat 2013 tarihleri arasında uzun yıllardır alerjik rinit semptomları olan 53 hasta (37 kadın, 16 erkek) ve 53 sağlıklı kontrol (36 kadın, 17 erkek) çalışmaya alındı. Kulak Burun Boğaz polikliniğine başvuran alerjik rinit hastalarından burun kültürleri alındı ve tedaviden önce ve bir ay boyunca günde bir kez mometazon furoat burun spreyi ile tedaviden sonra değerlendirildi. Sağlıklı kontrollerde burun kültürleri yalnızca bir kez alındı ve değerlendirildi.
BULGULAR: Alerjik rinit hastalarında tedaviden önce beş kültür S. aureus pozitif iken, tedaviden sonra altı kültür S. aureus pozitifti. Tedavi öncesi ve sonrası S. aureus kolonizasyonu açısından hasta grubu ve kontroller arasında anlamlı bir fark yoktu (p>0.05).
SONUÇ: Alerjik rinit tedavisinde kullanılan mometazon furoat burun spreyinin burun S. aureus kolonizasyonu açısından etkisiz olduğu görülmektedir.
OBJECTIVE: This study aims to examine the effect of topical mometasone furoate nasal spray on nasal Staphylococcus aureus (S. aureus) colonization in the treatment of allergic rhinitis.
METHODS: Between January 2012 and February 2013, 53 patients having perennial allergic rhinitis symptoms (37 females, 16 males) and 53 healthy controls (36 females, 17 males) were included in the study. Nasal cultures were obtained and evaluated before and after the treatment in allergic rhinitis patients who were admitted to the ear, nose and throat (ENT) outpatient clinic and receiving a mometasone furoate nasal spray treatment (200 mcg/day) once a day for one-month. In healthy controls, nasal cultures were obtained and evaluated once.
RESULTS: In allergic rhinitis patients, five cultures were positive for S. aureus before the treatment while the number of cultures positive for S. aureus was six after the treatment. There was no significant difference in the pre-treatment and post-treatment S. aureus colonization between the patient group and controls (p>0.05).
CONCLUSION: Mometasone furoate nasal spray used in the treatment of allergic rhinitis appears to be ineffective for nasal S. aureus colonization.

2.Vascular compression syndromes: our 24 year endoscope-assisted microvascular decompression experiences
Hakan Tutar, Vildan Baştürk Tutar, Yıldırım Ahmet Bayazıt, Nebil Göksu
PMID: 24798433  doi: 10.5606/kbbihtisas.2014.01205  Pages 6 - 10
AMAÇ: Bu çalışmada hemifasiyal spazm, trigeminal nevralji, kokleovestibüler sinir kompresyonu gibi vasküler kompresyon sendromları nedeniyle yapılan endoskop yardımlı mikrovasküler dekompresyon deneyimlerimiz sunuldu.
YÖNTEMLER: Mart 1999 - Haziran 2013 tarihleri arasında kliniğimizde vasküler kompresyon sendromları nedeniyle 55 hastaya (34 kadın, 21 erkek; ort. yaş 44 yıl; dağılım 24-77 yıl) endoskop yardımlı retrosigmoid yaklaşımla mikrosvasküler dekompresyon ameliyatı uygulandı. Tanı öykü, nörolojik muayene, manyetik rezonans görüntüleme bulguları ve odyovestibüler testler ile konuldu.
BULGULAR: Toplam 49 hastada (%89.1) tam iyileşme, iki hastada (%3.6) kısmi iyileşme, dört hastada (%7.3) ise semptomlarda düzelmeme görüldü. Sadece iki (%3.6) hastada ameliyat sırası komplikasyon olarak beyin omurilik sıvısı kaçağı gelişti. En sık bası yapan damarsal yapı ön ve alt serebellar arter olup, 14 hastada gözlendi. Esansiyel hipertansiyonlu dört hasta eş zamanlı sol medulla oblongata basısı dekomprese edildikten sonra normotansif oldu.
SONUÇ: Mikrovasküler kompresyon ameliyatı ile vasküler kompresyon sendromlu hastaların semptomlarında anlamlı iyileşme sağlanır. Ameliyat mikroskobuna yardımcı olarak açılı teleskopların kullanılması kraniyal sinire root entry zone bölgesinde bası nedenini saptamada önemli yardım sağlamaktadır.
OBJECTIVE: This study aims to report our experience on endoscope-assisted microvascular decompression experiences performed due to vascular compression syndromes such as hemifacial spasm, trigeminal neuralgia, and cochleovestibular nerve compression.
METHODS: Between March 1999 and June 2013, 55 patients (34 females, 21 males; mean age 44 years; range 24 to 77 years) underwent endoscope-assisted microvascular decompression surgery through a retrosigmoid approach due to vascular compression syndromes in our clinic. The diagnosis was based on history, neurological examination, magnetic resonance imaging findings and audio-vestibular tests.
RESULTS: A total of 49 patients (89.1%) had complete relief of the symptoms and two had (3.6%) a partial relief, while four had (7.3%) no relief of the symptoms. Only two patients had (3.6%) cerebrospinal fluid leakages as a perioperative complication. The major offending vessels were anterior and inferior cerebellar arteries in 14 patients. Four patients with essential hypertension became normotensive after decompression of the left medulla oblongata as well.
CONCLUSION: Microvascular decompression surgery provides a significant relief of the symptoms in patients with vascular compression syndromes. An angled endoscope as an adjunct to microscope contributes to the diagnosis of the offending vessel in the root entry zone of the cranial nerve.

3.Assessment of tinnitus with tinnitus severity index, tinnitus handicap inventory and distortion product otoacoustic emissions in patients with normal hearing and hearing loss
Alper Yenigun, Remzi Dogan, Fadlullah Aksoy, Servet Akyuz, Hakan Dabak
PMID: 24798434  doi: 10.5606/kbbihtisas.2014.60783  Pages 11 - 16
AMAÇ: Bu çalışmada işitmesi normal olan ve işitme kaybı olan hastalarda tinnitus olan ve distorsiyon ürünü otoakustik emisyon (DPOAE) olmayan kulaklar değerlendirildi ve tinnitus semptomları tinnitus şiddet indeksi (TSI) ve tinnitus handikap envanterine (THI) göre her iki grupta da sınıflandırıldı.
YÖNTEMLER: Çalışmaya tinnitus semptomu olan toplam 102 hasta dahil edildi. Bu hastaların 48’inin (32 erkek, 16 kadın; ort. yaş 45±8.9 yıl) işitmesi normal olup, 54’ünde (42 erkek, 12 kadın; ort. yaş 52±12.1 yıl) işitme kaybı vardı. Hastalara pür ton odyogram, yüksek frekanslı odyometre ve DPOAE uygulandı. Hastaların tinnitus semptomları TSI ve THI ile değerlendirildi.
BULGULAR: İşitmesi normal olan gruba kıyasla, işitme kaybı olan grupta anlamlı düzeyde daha yüksek tinnitus şiddeti gözlendi (p=0.024). Gruplar arasında tinnitustan etkilenen frekans açısından anlamlı bir benzerlik vardı (p<0.001). Tinnitus şiddet indeksi ve THI, iki grup arasında anlamlı düzeyde benzer bulgular gösterdi (p<0.001). İşitmesi normal olan grupta tinnitus olmayanlara kıyasla, olan kulaklarda DPOAE ile 1000 Hz, 2000 Hz, 3000 Hz, 4000 Hz ve 6000 Hz frekanslarında anlamlı bir azalma saptandı (p<0.05).
SONUÇ: Çalışma bulgularımız işitme kaybı olsun veya olmasın, TSI ve THI uygulanan hastaların gündelik yaşamda tinnitustan aynı oranda etkilendiğini, ancak işitme kaybı olanların tinnitus şiddetinin daha yüksek olduğunu göstermektedir. İşitmesi normal olan hastalarda DPOAE yanıtları azalmış olabilir; bu yanıtlar özellikle düşük frekanslı tinnitusta daha belirgin olabilir.
OBJECTIVE: This study aims to assess ears with tinnitus and without distortion product otoacoustic emissions (DPOAE) in patients with and without hearing loss and to classify the tinnitus symptoms on the basis of tinnitus severity index (TSI) and tinnitus handicap inventory (THI) in both groups.
METHODS: A total of 102 patients with tinnitus symptoms were included in the study. Of these patients, 48 had (32 males, 16 females; mean age 45±8.9 years) normal hearing and 54 patients (42 males, 12 females; mean age 52±12.1 years) had hearing loss. Pure tone audiogram, high-frequency audiometer and DPOAE were applied to patients. Tinnitus symptoms of patients were assessed with TSI and THI.
RESULTS: Significantly higher tinnitus severity was monitored in group with hearing loss compared with group with normal hearing (p=0.024). There was a significant similarity in the frequencies affected from tinnitus between the groups (p<0.001). The TSI and THI showed significant similar results between two groups (p<0.001). A significant decrease was found in ears with tinnitus in frequencies of 1000 Hz, 2000 Hz, 3000 Hz, 4000 Hz and 6000 Hz with DPOAE compared to the ears without tinnitus in group with normal hearing (p<0.05).
CONCLUSION: Our study results show that patients with TSI and THI are affected by tinnitus at the same rate in daily life whether they have hearing loss or not, but those with hearing loss have a higher tinnitus severity. Decreased DPOAE responses can be found in patients with normal hearing, which can be more profound in low-frequency tinnitus, particularly.

4.Postoperative use of antibiotics in septoplasty cases: Is it really necessary?
Hasan Mermer, Mehmet Güven, Mahmut Sinan Yılmaz, Oğuz Karabay, Recep Kaymaz, Muhammet Yeniay
PMID: 24798435  doi: 10.5606/kbbihtisas.2014.50336  Pages 17 - 20
AMAÇ: Bu çalışmada ameliyat sonrası antibiyotik kullanımının cerrahi alan enfeksiyonunu önlemedeki etkinliği araştırıldı.
YÖNTEMLER: Temmuz 2012 - Eylül 2012 tarihleri arasında kliniğimizde septoplasti ameliyatı yapılmış olan 80 hasta takibe alındı. Bunların 40’ına ameliyat öncesi antibiyotik profilaksisine ek olarak ameliyat sonrası oral antibiyotik verilmekte idi (grup 1). Diğer 40’ına ise sadece ameliyat öncesi antibiyotik profilaksisi verildi (grup 2). Hastalar tampon alımında, ameliyat sonrası birinci ve ikinci haftalarda enfeksiyon kriterleri açısından sorgulandı, endoskopik olarak muayene edildi, tam kan sayımı, C-reaktif protein (CRP) değerlerine bakıldı. Her bir gruptan takipleri tamamlanabilen 15 hasta çalışmaya dahil edildi.
BULGULAR: Takip sırasında profilaksiye ek olarak antibiyotik verilen grupta yer alan iki hastada enfeksiyon gelişti. Profilaksi grubunda enfeksiyon görülmedi.
SONUÇ: İki grubun karşılaştırmasında cerrahi alan enfeksiyonunu önlemede ameliyat sonrası antibiyotik kullanımının gereksiz olduğu sonucuna varıldı.
OBJECTIVE: This study aims to investigate the efficacy of postoperative antibiotic use in the prevention of the surgical site infection.
METHODS: Eighty patients who underwent septoplasty in our clinic between July 2012 and September 2012 were followed. Forty of them received preoperative antibiotic prophylaxis and postoperative oral antibiotics (group 1). The other 40 received only preoperative antibiotic prophylaxis (group 2). The patients were assessed at the time of removing packings and postoperative first and second week in terms of infection criteria; endoscopic examination was performed and complete blood counting, and C-reactive protein (CRP) levels were studied. Fifteen patients in each group who completed their follow-up were included in the study.
RESULTS: Two patients receiving postoperative antibiotics in addition to the prophylaxis developed infection during follow-up. No infection was seen in the prophylaxis group.
CONCLUSION: According to the comparison of the two groups, we conclude that there is no need to use postoperative antibiotics to prevent surgical site infections.

EXPERIMENTAL STUDY
5.An evaluation of the radioprotective effect of vitamin E on the salivary glands of radioactive iodine in rats
Filiz Aydoğan, Hasan İkbal Atılgan, Gökhan Koca, Nihat Yumuşak, Emine Aydın, Murat Sadıç, Meliha Korkmaz, Salih Tuncal, Ethem Erdal Samim
PMID: 24798436  doi: 10.5606/kbbihtisas.2014.60234  Pages 21 - 29
AMAÇ: Bu çalışmada radyoaktif iyot (RAİ; 131I) uygulanmış sıçanların tükürük bezlerinde E vitamininin akut etkisi incelendi ve radyasyondan koruyucu etkiye sahip olup olmadığı değerlendirildi.
YÖNTEMLER: Çalışmada 16 Wistar albino sıçan kullanıldı. Sıçanlar iki gruba ayrıldı. Birinci grupta 131I oral yolla ve 1 ml serum fizyolojik uygulandı. İkinci grupta 131I ve 1 ml E vitamini intraperitoneal olarak verildi. E vitaminine radyoaktif iyot tedavisinden iki gün önce başlanılarak yedi gün süreyle devam edildi. Sekizinci günde tükürük bezleri çıkarıldı ve histopatolojik olarak incelendi.
BULGULAR: Gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Tüm bezlerin interstisyel alanındaki değişiklikler, parotis ve sublingual bezlerin asiner epitelyal hücrelerindeki değişiklikler kontrol grubuna kıyasla, E vitamini grubunda daha az sayıda sıçanda izlendi. Submandibüler bezin asiner epitelyal hücrelerinde panasiner enflamasyon dışındaki histopatolojik değişiklikler, E vitamini grubunda daha az sayıda sıçanda tespit edildi.
SONUÇ: İnterstisyel alan ve asiner epitelyal hücrelerde E vitamini grubunda daha az sayıdaki sıçanda değişiklikler gözlendiği göz önüne alındığında, tüm bezlerin interstisyel alanı, parotis ve sublingual bezlerin asiner epitelyal hücreleri için E vitamininin akut dönemde koruyucu etkilerinin olabileceği sonucuna varıldı.
OBJECTIVE: This study aims to examine the acute effect of vitamin E on salivary gland of radioactive iodine (RAI; 131I)-induced rats and to evaluate whether vitamin E have a radioprotective effect.
METHODS: Sixteen Wistar albino rats were used in the study. The rats were divided into two groups. The first group was administered 131I orally and 1 ml physiological saline. The second group was administered 131I and 1 ml vitamin E intraperitoneally. Vitamin E was started two days before the RAI therapy and continued for seven days. On the eighth day, salivary glands were removed and evaluated histopathologically.
RESULTS: There was no statistically significant difference between the groups. The changes in the interstitial space of all glands and in acinar epithelial cells of parotid and sublingual glands were observed in a lower number of the rats of vitamin E group, compared to the controls. Except panacinar inflammation, histopathological changes in acinar epithelial cells of the submandibular gland were noticed in a lower number of the rats of vitamin E group.
CONCLUSION: Considering the changes in the interstitial space and acinar epithelial cells in a lower number of the rats of vitamin E group, we conclude that vitamin E may have protective effects for interstitial space of all glands and acinar epithelial cells of the parotid and sublingual glands during the acute period.

6.Evaluation of shrinkage of surgical margins on tongue specimens following formalin fixation
Özgür Gökoğlu, Kerem Polat, Erdinç Aydın, İsmail Önder Uysal, Mansur Doğan, Ölem Işıksaçan Özen
PMID: 24798437  doi: 10.5606/kbbihtisas.2014.73554  Pages 30 - 37
AMAÇ: Bu çalışmada koyun dil örneklerinde cerrahi sınır mesafesinin rezeksiyon, formalin fiksasyonu, frozen inceleme ve mikroskobik inceleme ile değişimi değerlendirildi.
YÖNTEMLER: Çalışmada 50 adet taze koyun dili kullanıldı. Dillerin lateral bölümüne tümör dokusunu temsilen metal plak yerleştirildi. Bu plak etrafında 1 cm ve 2 cm cerrahi güvenlik sınırı bırakılarak ve bistüri ve monopolar koter kullanılarak, toplam 40 örnek (her bir grup için 10 örnek) hazırlandı. Frozen inceleme için 1 cm’lik sınırı olan bistüri ve monopolar koter kullanılarak elde edilen ilave 10 örnek (her bir grup için 5 örnek) daha hazırlandı. Bu örneklerin eksizyon sonrası, 24 saatlik formalin fiksasyonu ve mikroskobik inceleme sonrası belirlenen cerrahi sınıra olan uzaklıkları ölçüldü ve eksizyon öncesi ölçümler ile karşılaştırıldı.
BULGULAR: Rezeksiyon, %10’luk formalin fiksasyonu ve mikroskobik kesit hazırlama sonrası tüm örneklerde cerrahi sınıra olan uzaklıkların azaldığı saptandı. Başlangıç değerlerine kıyasla, uzaklıkların rezeksiyon sonrası ortalama %6.5-7.5, formalin fiksasyonu sonrası ortalama %10-12 ve mikroskopik ölçüm sonrası ortalama %30 oranında azaldığı görüldü. Frozen incelemede ise mikroskobik kesit hazırlama sonrasında %6.3-10 arasında daha az büzüşme olduğu saptandı.
SONUÇ: Koyun dili rezeksiyonu sırasında 5 mm’lik temiz bir cerrahi sınır elde etmek için en az 7-8 mm mesafe bırakılmalıdır. Patolog tarafından belirlenen cerrahi sınır mesafesi 1.42 ile çarpılarak in-situ cerrahi sınır yaklaşık olarak tahmin edilebilir. Bu nedenle, 1.42 değeri koyun dil dokusu için düzeltici faktör olarak kullanılabilir.
OBJECTIVE: This study aims to evaluate the alterations in distances to the surgical margins on sheep tongue specimens, through resection, formalin fixation, frozen section, and microscopic examination.
METHODS: Fifty fresh sheep tongues were used in the study. A metal plate was fixed on the lateral aspect of each tongue to represent tumor tissues. A total of 40 specimens with either 1 cm or 2 cm distances as surgical safety margins of the surrounding plate were prepared using either scalpel or monopolar cautery (10 specimens were prepared for each group). Additional 10 specimens with 1 cm safety margins were prepared using either scalpel or monopolar cautery (5 specimens per group) for frozen section examination. Distances to the metal plates before resection were compared with the ones which were determined after resection, frozen section examination, 24-hour formalin fixation and microscopic examination.
RESULTS: Distances to the surgical margins were found to be decreased in all specimens after resection, 10% formalin fixation and microscopic examination. The distances to the surgical margins were observed to be reduced by 6.5-7.5% on average after resection, 10-12% on average after formalin fixation and 30% on average after microscopic examination, compared to the baseline values. The level of shrinkage was reduced by 6.3-10% following microscopic section preparation during frozen section examination.
CONCLUSION: Seven to eight-millimeter distance to the surgical margin at minimum should be maintained to achieve a 5 mm in height surgical safety margin during sheep tongue resection. The distance defined by the pathologist may be multiplied with 1.42 to estimate around in-situ distance to the surgical margins. Therefore, 1.42 may be used as a corrective factor for sheep tongue tissues.

CASE REPORTS
7.Palatal myoclonus
Bilge Tuna, Mehmet Hamdi Şahan
PMID: 24798438  doi: 10.5606/kbbihtisas.2014.32858  Pages 38 - 41
Palatal miyoklonus, son derece nadir görülen bir hastalıktır. Tinnitus yumuşak damağın ritmik istemsiz hareketlerine bağlı olarak oluşur. Klinik tanı dışarıdan duyulabilen kulakta tıklama sesiyle beraber yumuşak damak hareketlerinin görülmesi ile konur. Bu yazıda, on yıldır kulakta tıklama sesi öyküsü olan ve esansiyel palatal miyoklonus tanısı konulan 38 yaşında bir kadın olgu sunuldu. Hastalık ve semptomatik palatal miyoklonus ile ayırıcı tanısı literatür verileri ışığında değerlendirildi.
Palatal myoclonus is an extremely rare disorder. Tinnitus is secondary to rhythmic involuntary movements of the soft palate. Clinical diagnosis is based on the confirmation of the soft palate movements synchronous with an audible clicking noise outside. In this article, we report a 38-year-old female case with a 10 year-history of continuing ear click, who was diagnosed with essential palatal myoclonus. The disease and its differential diagnosis from symptomatic palatal myoclonus were discussed in the light of literature data.

8.Myoepithelial neoplasm of nasal cavity: an uncommon tumor presenting with an unusual clinical presentation
Anirban Ghosh, Somnath Saha, Sudipta Pal
PMID: 24798439  doi: 10.5606/kbbihtisas.2014.00243  Pages 42 - 45
Miyoepitelyal tümörler, biyolojik davranışları ve klinik seyri kesin olarak bilinmeyen, tükürük bezinin nadir malign tümörleridir. Parotis bezi, en sık tutulum yeridir. Bu yazıda 11 yaşında bir erkek çocukta burun boşluğunda görülen nadir bir miyoepitelyal neoplazm olgusu literatür verileri eşliğinde sunuldu.
Myoepithelial tumors are rare malignant tumors of salivary glands with uncertain biological behaviors and clinical course. Parotid gland is the common involvement site. In this article, we present a rare case of myoepithelial neoplasm of nasal cavity in an 11-year-old boy in the light of literature data.

9.Hybrid carcinoma of the parotid gland: ductal carcinoma and myoepithelial carcinoma
Gamze Atay, Cavid Cabbarzade, Gökhan Gedikoğlu, Ali Şefik Hoşal
PMID: 24798440  doi: 10.5606/kbbihtisas.2014.03789  Pages 46 - 49
Hibrid tümörler aynı topografik alanda yerleşik, tek lezyonda histolojik olarak iki farklı tümör tipinin olması ile karakterize nadir görülen neoplazmlardır. Parotis bezi tükürük bezleri arasında hibrid tümörlerin en sık görüldüğü yerdir. Hibrid tümörlerin agresifliğini tümörün yüksek dereceli komponenti belirler. Bu yazıda, tükürük bezinde duktal karsinom ve miyoepitelyal karsinom komponentlerinden oluşmuş sol parotis bezinde hibrid karsinomu olan 71 yaşında bir erkek olgu sunuldu.
Hybrid carcinomas are rare neoplasms which are characterized by two different types of tumors localized in a single topographic region of the lesion. Parotid gland is the most common involvement site of hybrid carcinomas among salivary glands. The aggressiveness of the hybrid tumor depends on its high-grade component. In this article, we present a 71-year-old male case with the left parotid gland hybrid carcinoma consisting of salivary duct carcinoma and myoepithelial carcinoma.

10.Submandibular ectopic thyroid with normally located thyroid gland
Mahmut Sinan Yılmaz, Semra Aytürk, Mehmet Güven, Fatma Hüsniye Dilek
PMID: 24798441  doi: 10.5606/kbbihtisas.2014.41713  Pages 50 - 53
Ektopik tiroid, pretrakeal alan dışındaki bir bölgede tiroid dokusu varlığı olarak tanımlanan tiroid bezinin nadir görülen gelişimsel anomalisidir. Tüm ektopik tiroid olgularının yaklaşık %1 ila %3’ü yan boyunda bulunmaktadır. Fonksiyonel bir ortotopik tiroid bezi ile eş zamanlı submandibüler ektopik tiroid dokusu birlikteliği son derece nadirdir. Bu yazıda, kliniğimize boyunda şişlik yakınması ile başvuran ve ultrasonografisinde submandibüler ektopik tiroid dokusu ve ortotopik tiroid bezi birlikteliği tespit edilen 37 yaşında bir kadın olgu sunuldu.
Ectopic thyroid is a rare developmental anomaly of the thyroid gland which is defined as the presence of thyroid tissue at a site other than the pretracheal area. Nearly 1 to 3% of all ectopic thyroids are located in the lateral neck. Simultaneous submandibular ectopic thyroid tissue presenting with a functional orthotopic thyroid gland is extremely rare. In this article, we report a 37-year-old female case admitted to our clinic with a complaint of swollen neck in whom ultrasonography revealed submandibular ectopic thyroid tissue presenting with an orthotopic thyroid gland.

11.Forestier’s syndrome: a rare cause of dysphagia
Mahmut Özkırış, Aylin Okur, Zeliha Kapusuz, Levent Saydam
PMID: 24798442  doi: 10.5606/kbbihtisas.2014.53496  Pages 54 - 57
Forestier sendromu (yaygın idiyopatik iskelet hiperostozu) en az dört omur boyunca devam eden omurların ön-yan kesimlerinin ossifikasyonu ile karakterize bir klinik tablodur. Etyolojisi tam olarak bilinmemektedir. Tanı radyolojik incelemelerle konur. Bu çalışmada yutma güçlüğü, boyun ağrısı ve nefes darlığı yakınmaları ile kliniğimize başvuran Forestier sendromlu bir olgu sunuldu. Tanı radyolojik incelemelerle kondu. Olgunun klinik ve radyolojik özellikleri literatür verileri eşliğinde tartışıldı.
Forestier’s syndrome (diffuse idiopathic skeletal hyperostosis) is characterized by ossification of the anterolateral aspect of at least four contiguous vertebral bodies. The exact etiology is unclear. Diagnosis is made by radiologic examinations. In this report, we present a case of Forestier’s syndrome who admitted with complaints of dysphagia, cervical pain and dyspnea. The diagnosis was based on radiological examinations. Clinic and radiological characteristics of our case were discussed in the light of literature data.

LookUs & Online Makale