E-ISSN 2602-4837
The Turkish Journal of Ear Nose and Throat - Tr-ENT: 25 (2)
Volume: 25  Issue: 2 - 2015
ORIGINAL ARTICLE
1.Investigation of myringosclerosis development in different grafting materials after myringo-/tympanoplasty
Tolgahan Catli, Cagri Celik, Emine Demir, Harun Gur, Taskin Tokat, Levent Olgun
PMID: 25935055  doi: 10.5606/kbbihtisas.2015.10170  Pages 65 - 69
AMAÇ: Bu çalışmada miringo-/timpanoplasti sonrası tragal perikondrium (TP) ve temporal kas fasiya (TF) greftlerinde miringoskleroz prevalansı araştırıldı.
YÖNTEMLER: Bu retrospektif olgu-kontrol çalışmasına Ocak 2012 - Mayıs 2013 tarihleri arasında kliniğimizde non-süpüratif kronik orta kulak iltihabı tanısı konularak genel anestezi altında miringo-/timpanoplasti uygulanan ve greft materyali olarak TP ya da TF kullanılan 30 hasta dahil edildi. Hastalar kullanılan greft materyaline göre grup 1 (TP) (9 erkek, 6 kadın; ort. yaş 35.4 yıl; dağılım 20-62 yıl) ve grup 2 (TF) (7 erkek, 8 kadın; ort. yaş 39.8 yıl; dağılım 19-63 yıl) olmak üzere iki gruba ayrıldı. İntakt timpanik zar greftleri üzerinde ameliyat sonrası miringoskleroz gelişimi aynı cerrah tarafından cerrahi mikroskop altında değerlendirildi.
BULGULAR: Ameliyat sonrası miringoskleroz TP grubunda altı hastada (%40), TF grubunda 13 hastada (%86.7) saptandı.
SONUÇ: Miringo-/timpanoplastide kullanılan greft materyallerinde miringoskleroz prevalansı TP grubunda TF grubuna göre daha düşük idi. Bu durumun farklı greft dokularının farklı vasküler yapısından kaynaklandığına ve perikondriyumun miringoskleroz gelişimine düşük yatkınlığının bu greft için avantaj sayılabileceğine inanıyoruz. Bu çalışmanın miringoskleroz etyopatogenezine yeni bir boyut kazandırarak otolojistlere bu lezyonu önleme veya tedavi etmede yardımcı olacağını umut ediyoruz.
OBJECTIVE: This study aims to investigate the prevalence of myringosclerosis in tragal perichondrium (TP) and temporalis fascia (TF) grafts after myringo-/tympanoplasty.
METHODS: Thirty patients, who were diagnosed with non-suppurative chronic otitis media and administered myringo-/tympanoplasty under general anesthesia using TP or TF as grafting material in our clinic between January 2012 and May 2013, were recruited in this retrospective case-control study. Patients were divided into two groups according to used graft material as group 1 (TP) (9 males, 6 females; median age 35.4 years; range 20 to 62 years) and group 2 (TF) (7 males, 8 females; median age 39.8 years; range 19 to 63 years). Occurrence of myringosclerosis on the intact tympanic membrane grafts was evaluated postoperatively by the same surgeon under surgical microscope.
RESULTS: Postoperative myringosclerosis was detected in six patients (40%) in TP group and 13 patients (86.7%) in TF group.
CONCLUSION: Prevalence of myringosclerosis on graft materials used in myringo-/tympanoplasty was lower in TP group compared to TF group. We believe that this may be due to different vascular structures of different graft tissues and that the low predisposition of perichondrium towards development of myringosclerosis can be considered as an advantage for this graft. We hope that this study adds a new dimension to etiopathogenesis of myringosclerosis and assists otologists in the prevention and treatment of this lesion.

2.Is the time from the onset to the treatment a prognostic indicator for hearing recovery in idiopathic sudden sensorineural hearing loss?
İsmail Önder Uysal, Togay Müderris, Kerem Polat, Salim Yüce, Sefa Gültürk
PMID: 25935056  doi: 10.5606/kbbihtisas.2015.53138  Pages 70 - 76
AMAÇ: Bu çalışmada idiyopatik ani sensörinöral işitme kaybı (İASNİK) olan hastalarda semptomların başlangıcından tedaviye başlama zamanına kadar geçen sürenin prognostik bir belirteç olup olmadığı araştırıldı.
YÖNTEMLER: Bu çalışmada Ocak 1992 - Nisan 2010 tarihleri arasında kliniğimizde İASNİK tanısı konmuş 96 hasta (58 erkek, 38 kadın; ort. yaş 37.8±2.5 yıl; dağılım 16-67 yıl) retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların tümü 10 gün süreyle hastane yatışı ve yatak istirahati ile dekstran 40 (rheomacrodex), pentoksifilin, B vitamin kompleksi ve C vitamin rejimi ile tedavi edildi. Hastalar saf ton odyometrisi ile test edildi. Odyogramlar farklı günlerde ve tedavi sonunda elde edildi.
BULGULAR: Tedavilerine ilk yedi gün içerisinde başlanan 75 hastanın 45’inde (%60) tam iyileşme, 17’sinde (%22.66) kısmi iyileşme görüldü, 13’ünde (%17.33) ise herhangi bir iyileşme gözlenmedi. Tedavilerine sekizinci günden sonra başlanan 21 hastanın ikisinde (%9.52) tam iyileşme görülürken, yedisinde (%33.33) kısmi iyileşme görüldü, 12 hastada (%57.14) ise herhangi bir iyileşme gözlenmedi.
SONUÇ: Çalışma sonuçlarımız, işitme kaybının erken döneminde hastaneye başvuran hastalarda tedavi sonucunun daha iyi olduğunu göstermektedir.
OBJECTIVE: This study aims to investigate whether the time from the onset of symptoms to the start of treatment is a prognostic indicator in patients with idiopathic sudden sensorineural hearing loss (ISSNHL).
METHODS: In this study, 96 patients (58 males, 38 females; mean age 37.8±2.5 years; range 16 to 67 years) who were diagnosed with ISSNHL in our clinic between January 1992 and April 2010 were retrospectively analyzed. All patients were treated with dextran 40 (rheomacrodex), pentoxifyllin, vitamin B complex and vitamin C regimen over 10 days with hospitalization and bed rest. The patients were tested by pure-tone audiometry. Audiograms were obtained on alternate days and at the end of the treatment.
RESULTS: There was a complete recovery in 45 (60%) of 75 patients whose treatment was started in the first seven days, while a partial recovery was observed in 17 (22.66%) and no recovery was observed in 13 (17.33%). There was a complete recovery in two (9.52%) of 21 patients whose treatment was started after the eighth day, while a partial recovery was observed in seven (33.33%) and no recovery was observed in 12 (57.14%).
CONCLUSION: Our study results suggest that treatment outcomes are better in the patients presenting to hospital at an early stage of loss of hearing.

3.Efficacy of multimodality approach to sudden hearing loss
Barış Naiboğllu, Semra Külekçi, Mehmet Sürmeli, Ayşegül Verim, Çiğdem Kalaycık Ertugay, Önder Ihvan, Lütfü Şeneldir, Sema Zer Toros
PMID: 25935057  doi: 10.5606/kbbihtisas.2015.65768  Pages 77 - 81
AMAÇ: Bu çalışmada ani işitme kaybının (AİK) tedavisinde sistemik steroid ve hiperbarik oksijene (HBO) ilave olarak intratimpanik steroidin (ITS) etkinliği araştırıldı.
YÖNTEMLER: Ocak 2008 - Ekim 2011 tarihleri arasında AİK tanısı konulan 58 hasta çalışmaya dahil edildi. Sistemik steroid ve HBO tedavisi uygulanan 20 hasta (11 erkek, 9 kadın; ort. yaş 45.3±21 yıl; dağılım 24-66 yıl) grup 1’i oluştururken; sistemik steroid ve HBO tedavisine ek olarak ITS tedavisi uygulanan 38 hasta (19 erkek, 19 kadın; ort. yaş 41.6±16 yıl; dağılım 25-61 yıl) grup 2’yi oluşturdu.
BULGULAR: Tedavi sonrası iyileşme oranları, Siegel kriterlerine göre saf ses ortalamalarında her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Tedavi başarısı grup 1’de %55, Grup 2’de %63 idi. Başarı oranlarında ITS ilave edilmesiyle bir artış olmasına rağmen, bu istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Ancak 90 dB üzeri derin işitme kayıplarında güçlü bir istasitiksel fark vardı (p<0.05). Grup 1’de derin işitme kaybı olan altı hastanın hiçbiri (%0) tedaviden yarar görmezken, tedaviye ITS eklenen grup 2’de derin işitme kaybı olan 12 hastanın altısında (%50) başarı sağlandı (p<0.05).
SONUÇ: İntratimpanik steroidin sistemik steroid ve HBO tedavisine ilavesi, AİK olan hastalarda daha iyi sonuçlar verebilir. Ancak, ITS enjeksiyonu derin AİK olan hastalar için yararlı görünmektedir.
OBJECTIVE: This study aims to investigate whether addition of intratympanic steroid (ITS) to systemic steroid and hyperbaric oxygen (HBO) is effective in the treatment of sudden hearing loss (SHL).
METHODS: Between January 2008 and October 2011, 58 patients diagnosed with SHL were enrolled in the study. Twenty patients (11 males, 9 females; mean age 45.3±21 years; range 24 to 66 years) who received systemic steroid and HBO composed group 1, while 38 patients (19 males, 19 females; mean age 41.6±16 years; range 25 to 61 years) who received ITS in addition to systemic steroid and HBO composed group 2.
RESULTS: Post-treatment hearing improvement was statistically significant in both groups in terms of the mean pure tone according to the Siegel’s criteria (p<0.05). Treatment was successful at 55% of patients in group 1 and 63% in group 2. Despite increased success rate with the addition of ITS, it did not indicate statistical significance (p>0.05). However, there was a strong statistically significant difference in terms of profound hearing loss over 90 dB (p<0.05). None of six patients (0%) with profound hearing loss in group 1 benefited treatment, while addition of ITS to the treatment yielded success in six of 12 patients with profound hearing loss (50%) in group 2 (p<0.05).
CONCLUSION: Addition of ITS to systemic steroid and HBO treatment may yield better results in patients with SHL. However, ITS injection seems beneficial for patients with profound SHL.

4.Does Onodi cell limit the exposure of sella during transsphenoidal pituitary surgery?
Abdulkadir İmre, Ercan Pınar, Nurullah Yuceer, Murat Songu, Yüksel Olgun, İbrahim Aladağ
PMID: 25935058  doi: 10.5606/kbbihtisas.2015.57255  Pages 82 - 86
AMAÇ: Bu çalışmada, endonazal endoskopik transsfenoidal hipofiz cerrahisinde (EETHC) Onodi hücresi varlığının sella ekspojuru ile olan ilişkisi araştırıldı.
YÖNTEMLER: Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde Şubat 2011 ve Mart 2014 tarihleri arasında Nöroşirürji ve Kulak Burun Boğaz kliniklerinde hipofiz adenomu nedeniyle ortaklaşa EETHC ile ameliyat edilen 42 hasta retrospektif olarak incelendi. Ameliyat öncesi paranazal sinüs tomografileri ve ameliyat sırası bulguları, Onodi hücresi varlığı yönünden değerlendirildi. Ameliyat esnasında Onodi hücresinin yerleşim yeri ve sella ekspojuru ilişkisi değerlendirildi.
BULGULAR: Onodi hücre insidansı %19.0 olarak saptandı. Ameliyat öncesi paranazal sinüs bilgisayarlı tomografisinde; 42 hastanın sekizinde Onodi hücresi gözlendi. Onodi hücresi beş hastada tek taraflı, üç hastada iki taraflı idi. Ameliyat sırası bulgular tomografi bulguları ile ilişkili idi. Yedi hastada Onodi hücresi sella ekspojurunu kısıtladığı için Onodi hücresi inferior-medial duvardan açılarak sfenoid sinüs boşluğu ile birleştirildi ve tam sella ekspojuru sağlandı. Kalan bir hastada ise Onodi hücresi tek taraflı ve superolateral yerleşimli küçük bir hücre idi. Bu hücre sella ekspojurunu kısıtlamadığı için çıkarılmadı.
SONUÇ: Onodi hücresi transsfenoidal cerrahide sella ekspojurunu kısıtlayabilmektedir. Geniş bir sella ekspojurunun sağlanabilmesi için Onodi hücresinin uzaklaştırılıp sfenoid sinüs boşluğu ile birleştirilmesi gereklidir.
OBJECTIVE: This study aims to evaluate the association between the presence of Onodi cell and sella exposure during endonasal endoscopic transsphenoidal pituitary surgery (EETPS).
METHODS: Forty-two patients who underwent EETPS for a pituitary adenoma with the collaboration of Neurosurgery and Otorhinolaryngology Departments at Katip Çelebi University Atatürk Training and Research Hospital between February 2011 and March 2014 were retrospectively analyzed. Preoperative paranasal sinus tomography and intraoperative findings were evaluated for the presence of Onodi cells. The location of the Onodi cell and its relation with sella exposure during surgery were also assessed.
RESULTS: The incidence of Onodi cell was 19%. The Onodi cells were observed in eight of 42 patients on preoperative paranasal sinus computed tomography. The Onodi cells were unilateral in five patients and bilateral in three. Intraoperative findings were correlated with tomographic findings. In seven patients, Onodi cells limited the exposure of sellar floor and the inferior-medial wall of these cells were removed and connected with the sphenoid sinus and the entire sellar floor was exposed. In the remaining one patient, the Onodi cell was smaller and located superolaterally. This cell was not removed, as it did not limited the sellar exposure.
CONCLUSION: The Onodi cell may limit the sella exposure during transsphenoidal surgery. Onodi cell should be removed and connected with the sphenoid sinus cavity for the entire sellar floor exposure.

5.The incidence of facial canal dehiscence in Bell’s palsy patients
Şule Demirci, Aydın Kurt, Arzu Tüzüner, Ethem Erdal Samim, Refik Çaylan
PMID: 25935059  doi: 10.5606/kbbihtisas.2015.53533  Pages 87 - 91
AMAÇ: Bu çalışmada idiyopatik periferik fasiyal paralizi (Bell paralizisi) tanısı konan hastalarda fasiyal kanal dehissans oranları sağlıklı nüfusla karşılaştırıldı.
YÖNTEMLER: Kliniğimizde Mayıs 2011 - Haziran 2012 tarihleri arasında idiyopatik periferik fasiyal paralizi olarak kabul edilen 45 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların kinik ve demografik özellikleri kaydedildi. Çalışmada spiral bilgisayarlı tomografi (BT) ile 1 mm kalınlığında 0.5 mm kesit aralığında çekilen temporal kemik görüntülemesi kullanıldı. Herhangi bir orta kulak patolojisi bulunmayan başka nedenlerle temporal kemik görüntülemesi yapılan 50 hasta kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Her iki grup demografik özellikler ve fasiyal kanal dehissans varlığı açısından karşılaştırıldı.
BULGULAR: Kontrol grubundaki fasiyal kanal dehissans oranı %42, çalışma grubunda paralizi tarafındaki fasiyal kanal dehissans oranı %46.7 idi. Fasiyal kanal dehissans oranı çalışma grubunda kontrol grubundan daha yüksek bulunmasına rağmen iki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0.802). Çalışma grubundaki iki taraflı fasiyal kanal dehissans oranı (%22.2) ile kontrol grubu (%0) karşılaştırıldığında iki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.001).
SONUÇ: Bell paralizisi olan hastalarda fasiyal kanal dehissans oranı kontrol grubuna kıyasla daha yüksek olmasına rağmen, gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. İki taraflı fasiyal kanal dehissans oranı ise sağlıklı nüfustan istatistiksel olarak anlamlı oranda yüksek bulundu.
OBJECTIVE: In this study, we compared the incidence of facial canal dehiscence in patients with idiopathic peripheral facial paralysis (Bell’s palsy) with a healthy population.
METHODS: Forty-five patients who were defined as idiopathic peripheral facial paralysis between May 2011 and June 2012 were enrolled the study. The clinical and demographic characteristics of the patients were noted. Spiral computed tomography (CT) was used for the study with a slice thickness of 1 mm and slice gap of 0.5 mm. Fifty patients having no middle ear pathology who underwent temporal CT due to other reasons were enrolled in the study as control group. The both groups were compared by means of demographic characteristics and the presence of the facial canal dehiscence.
RESULTS: The incidence of facial canal dehiscence was 42% in the control group, while the incidence of the facial canal dehiscence in the study group at the paralyzed side was 46.7%. Although the incidence of the facial canal dehiscence in the study group was higher than the control group, the difference between the groups was not statistically significant (p=0.802). When the incidence of bilateral facial canal dehiscence in the study group (22.2%) and the control group (0%) was compared, the difference between the groups was statistically significant (p<0.001).
CONCLUSION: Although the incidence of the facial canal dehiscence in the patients with Bell’s palsy was higher than the control group, the difference between the groups was not statistically significant. The incidence of the bilateral facial canal dehiscence of the study group was significantly higher than the healthy population.

6.Evaluation of smell function changes in pregnancy
Aylin Gül, Beyhan Yılmaz, Songül Karababa, Selin Fulya Tuna, Fazıl Emre Özkurt, Neval Yaman Yörük, İsmail Topçu
PMID: 25935060  doi: 10.5606/kbbihtisas.2015.89588  Pages 92 - 96
AMAÇ: Bu çalışmada farklı trimesterdeki gebe kadınlar ve gebe olmayan kadınlar arasında koku fonksiyon değişimleri karşılaştırıldı.
YÖNTEMLER: Otuz beş sağlıklı gebe kadın ile 14 sağlıklı gebe olmayan kadın çalışmaya dahil edildi. Gönüllü gebe kadınlar ilk trimester, ikinci trimester ve üçüncü trimester olmak üzere üç alt gruba ayrıldı. Tüm gönüllülere koku şişe test bataryası ile koku testi yapıldı. Testin içeriği Sniffin stick ile uyumlu olup, koku eşiği (OT), koku ayrımcılık (OD) ve koku tanımlama (OI) olarak üç ayrıntılı koku fonksiyon testlerinden oluşmaktaydı. Bu üç testin sonucu TDI skoru olarak belirtildi.
BULGULAR: İlk trimesterdeki gebe kadınların TDI skorunda ve test skorlarında, diğer trimester gebeler ve gebe olmayan kadınlara kıyasla, istatistiksel olarak anlamlı bir azalma gözlendi (p<0.05). İkinci ve üçüncü trimester gebelerle gebe olmayan kadınların koku fonksiyon skorları benzerdi (p>0.05).
SONUÇ: Gebelik sürecinde kadınlarda koku fonksiyonlarında değişiklik izlenmektedir. Özellikle ilk trimesterde koku duyarlılığında oluşan azalma, gebeliğin sonlarına doğru normal skorlara ulaşmaktadır.
OBJECTIVE: This study aims to compare the olfactory function changes among pregnant women in varying trimesters and non-pregnant women.
METHODS: Thirty-five healthy pregnant women and 14 non-pregnant women were included in the study. Volunteer pregnant women were divided into three subgroups including the first trimester, second trimester, and third trimester. All volunteers were tested with the smell bottle test battery. The content of the test was consistent with the Sniffin’ sticks including three detailed olfactory function tests, namely olfactory threshold (OT), olfactory discrimination (OD), and olfactory identification (OI). Total results of these three tests were defined as TDI scores.
RESULTS: TDI score and test scores of the pregnant women in the first trimester statistically significantly decreased compared to pregnant women in other trimesters and non-pregnant women (p<0.05). Pregnant women in the second and third trimesters had similar olfactory function scores to the non-pregnant women (p>0.05).
CONCLUSION: The olfactory function changes are observed in women during pregnancy. In particular, decreased smell sensitivity in the first trimester returns to normal scores towards the end of pregnancy.

7.New predictive parameters of nasal polyposis: neutrophil to lymphocyte ratio and platelet to lymphocyte ratio
Doğan Atan, Kürşat Murat Özcan, Sabri Köseoğlu, Aykut İkincioğulları, Mehmet Ali Çetin, Serdar Ensari, Hacı Hüseyin Dere
PMID: 25935061  doi: 10.5606/kbbihtisas.2015.01947  Pages 97 - 101
AMAÇ: Bu çalışmada nazal polip (NP) ve NP yoğunluğu ile nötrofil lenfosit oranı (NLO) ve trombosit lenfosit oranı (TLO) değerleri arasındaki ilişki araştırıldı.
YÖNTEMLER: Çalışmaya NP tanısı konulmuş 105 hasta (NP grup) (72 erkek, 33 kadın; ort. yaş 41.33±12.85 yıl; dağılım 16-63 yıl) ile 83 sağlıklı birey (54 erkek, 29 kadın; ort. yaş 44.01±8.50 yıl; dağılım 18-62 yıl) (kontrol grubu) dahil edildi. Nazal polip yoğunluğu skoru ameliyat öncesi Lund-Mackay bilgisayarlı tomografi skorlama sistemi ile değerlendirildi. NP ve kontrol grubunun NLO ve TLO değerleri hesaplandı ve istatistiksel olarak karşılaştırıldı. NP grubunda NLO ve TLO değerleri NP yoğunluğuna göre istatistiksel olarak karşılaştırıldı.
BULGULAR: Ortalama NLO değeri NP grubunda 2.26, kontrol grubunda ise 1.75 idi ve bu farklılık istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0.001). Ortalama TLO değeri NP grubunda 120.79, kontrol grubunda ise 109.84 idi fakat bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0.073).
SONUÇ: Nazal polipli hastalarda kolay uygulanabilen ve düşük maliyetli testler ile elde edilen NLO değeri yeni bir belirteç olarak kullanılabilir. Trombosit lenfosit oranı değeri için ise daha geniş hasta serili yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.
OBJECTIVE: This study aims to investigate the correlations between nasal polyposis (NP) and NP density with neutrophil to lymphocyte ratio (NLR) and platelet to lymphocyte ratio (PLR).
METHODS: The study included 105 patients (72 males, 33 females; mean age 41.33±12.85 years; range 16 to 63 years) diagnosed as NP (NP group) and 83 healthy individuals (54 males, 29 females; mean age 44.01±8.50 years; range 18 to 62 years) (control group). Nasal polyposis density score was calculated with preoperative Lund-Mackay computed tomography grading system. Neutrophil to lymphocyte and PLR ratio values of NP and control groups were calculated and statistically compared. Neutrophil to lymphocyte and PLR values were statistically compared in terms of NP density in the NP group.
RESULTS: Mean NLR value was 2.26 in the NP group and 1.75 in the control group with a statistically significant difference (p=0.001). Mean PLR value was 120.79 in the NP group and 109.84 in the control group with a statistically insignificant difference (p=0.073).
CONCLUSION: Neutrophil to lymphocyte ratio value may be used as a novel marker that is easily administered in patients with nasal polyps and obtained with low-cost tests. New studies with larger patient series are needed for the value of PLR.

8.Clinical features of deep neck infection: analysis of 77 patients
Engin Umut Sakarya, Erkan Kulduk, Onur Gündoğan, Fatih Kemal Soy, Rıza Dündar, Ahmet Erdem Kılavuz, Can Özbay, Erdem Eren, Abdulkadir Imre
PMID: 25935062  doi: 10.5606/kbbihtisas.2015.76500  Pages 102 - 108
AMAÇ: Bu retrospektif çalışmada derin boyun enfeksiyonlu hastalarda hastanede kalım süresini etkileyen prognostik faktörler belirlendi ve bu hastalarda ortaya çıkan komplikasyonlar değerlendirildi.
YÖNTEMLER: Kasım 2006 - Kasım 2012 tarihleri arasında derin boyun enfeksiyonu tanısıyla kliniğimizde tedavi gören 77 hasta (40 erkek, 37 kadın; ort. yaş 42.4±20.1 yıl; dağılım 11-88 yıl) çalışmaya alındı. Hastaların demografik ve klinik özellikleri komplikasyon gelişimi ve hastanede kalım süreleri ile ilişkilerinin belirlenmesi için incelendi.
BULGULAR: Odontojenik orijin ve submandibüler yerleşim en sık görülen klinik görünümdü. Ciddi komplikasyon gelişen sekiz hastadan (%10.4) ikisi (%2.6) kaybedildi. Yaş, eşlik eden hastalık, yalnız anemi varlığı, Ludwig anjini ve retrofarengeal tutulum komplikasyon oranlarında artışla ilişkili iken (p<0.05); cinsiyet, başvurudan önce antibiyotik kullanımı ve enfeksiyonun primer odağı ilişkili değildi (p>0.05). Submandibüler yerleşim ve lökopeni yokluğu komplikasyon riskini azalttı (p<0.05). Hastanede kalım süresi ortalama 12.9±8.7 gündü (dağılım 2-59 gün). Yaş, eşlik eden hastalık varlığı ve komplikasyon gelişimi hastanede kalım süresini uzattı (p<0.05).
SONUÇ: Tanı ve tedavideki gelişmelere rağmen, derin boyun enfeksiyonu komplikasyon geliştiğinde önemli bir mortalite nedeni olabilir. Eşlik eden anemi, Ludwig anjini ve retrofarengeal tutulum komplikasyon gelişimi açısından en güçlü öngörücüler olarak belirlendi. Komplikasyon gelişen hastalarda hastanede kalım süresi uzadı.
OBJECTIVE: This retrospective study aims to detect the prognostic factors which affect the duration of hospital stay and evaluate the complications which develop in patients with deep neck infection.
METHODS: The study included 77 patients (40 males, 37 females; mean age 42.4±20.1 years; range 11 to 88 years) treated with a diagnosis of deep neck infection in our clinic between November 2006 and November 2012. Patients’ demographic and clinical features were analyzed to detect their associations with development of complications and hospitalization time.
RESULTS: Odontogenic origin and submandibular localization were the most frequently observed clinical appearance. Of eight patients (10.4%) who developed serious complications, two (2.6%) died. Age, comorbidity, presence of anemia alone, Ludwig's angina and retropharyngeal involvement were associated with increased rate of complications (p<0.05); while sex, antibiotic usage prior to admittance and primary location of infection were not related (p>0.05). Submandibular localization and absence of leucopenia reduced the risk of complications (p<0.05). The mean duration of hospital stay was 12.9±8.7 days (range 2-59 days). Age, presence of comorbidity and development of complications extended the hospitalization period (p<0.05).
CONCLUSION: In spite of the improvements in diagnosis and treatment, deep neck infection may be an important cause of mortality if complications develop. Comorbid anemia, Ludwig's angina and retropharyngeal involvement were identified as the strongest predictors in terms of development of complications. Duration of hospital stay extended in patients who developed complications.

9.Nasal foreign bodies: an analysis of 130 patients
Mehmet Memiş, Ethem İlhan, Selim Ulucanlı, Hüseyin Yaman, Ender Güçlü
PMID: 25935063  doi: 10.5606/kbbihtisas.2015.48752  Pages 109 - 112
AMAÇ: Bu çalışmada burunda yabancı cisim tanısı konulan hastaların klinik belirtileri ve tedavi protokolleri araştırıldı.
YÖNTEMLER: Kasım 2008 - Temmuz 2013 tarihleri arasında burunda yabancı cisim tanısı konulan ve tedavisi yapılan 130 hasta (72 erkek, 58 kadın; ort. yaş 3.65±2.31 yıl; dağılım 15 ay-72 yıl) geriye dönük olarak değerlendirildi. Hastaların yaş ve cinsiyeti, yabancı cismin türü, hangi tarafta olduğu, belirti ve semptomları, tedavi uygulamaları ve sonuçları kaydedildi.
BULGULAR: Hastaların büyük bir çoğunluğu 2-5 yaş arasındaki çocuklardı (n=113, %86.9). En fazla görülen yabancı cisimler; küçük plastik oyuncak parçaları (%43.8) fındık, ceviz, mısır ve fasulye gibi tohum taneleri (%29.2) idi. Hastaların 74’ünde (%56.9) sağ, 54’ünde (%41.6) sol nazal pasajda ve ikisinde (%1.5) ise her iki burun deliğinde yabancı cisim izlendi. Hastaların %92.3’ü ilk 24 saat içerisinde kliniğimize başvurdu.
SONUÇ: Buruna yabancı cisim kaçması kulak burun boğaz hastalıkları acilinde sık karşılaşılan bir durumdur. Genellikle hayati bir risk oluşturmayan bu durum uzun dönemde çeşitli komplikasyonlara yol açabileceğinden acil müdahale gerektirir. Çocuk bakımından sorumlu ebeveyn ve bakıcılar buruna kaçabilecek cisimlerin çocukların ulaşabileceği yerlerde bulundurmamaları ve buruna yabancı cisim kaçması durumlarında hekime başvurmaları konusunda bilinçlendirilmelidir.
OBJECTIVE: This study aims to investigate clinical manifestations and treatment protocols in patients with a diagnosis of nasal foreign bodies.
METHODS: We retrospectively evaluated 130 patients (72 males, 58 females; mean age 3.65±2.31 years; range 15 month to 72 years) who were diagnosed with nasal foreign bodies and received treatment between November 2008 and July 2013. Age and sex of the patients, type of foreign body, side of presentation, signs and symptoms, management practices, and outcomes were recorded.
RESULTS: Most of the patients were children between the ages of 2 and 5 (n=113, 86.9%). The most common foreign bodies were small plastic toys (43.8%), nut, walnut, corn, bean and the other seed grains (29.2%). Foreign bodies were detected in the right nasal passage in 74 patients (56.9%), left nasal passage in 54 patients (41.6%) and both nostrils in two patients (1.5%). Of the patients, 92.3% were admitted to our clinic within 24 hours.
CONCLUSION: Nasal foreign bodies are frequent encountered in the emergency setting of ear, nose, and throat diseases. Although they are not life-threatening conditions, they require urgent intervention, as they may lead to several complications in the long-term. Parents and caregivers of children should keep objects which can be put into the nose away and be instructed that they should consult a physician in case of nasal foreign bodies.

CASE REPORTS
10.Laryngeal leiomyosarcoma with coexistent tuberculous mediastinal lymphadenopathy
Nesibe Gül Yüksel Aslıer, Ersoy Doğan, Sülen Sarıoğlu, Ahmet Ömer İkiz
PMID: 25935064  doi: 10.5606/kbbihtisas.2015.82335  Pages 113 - 117
Larengeal leiomiyosarkom, kan damarlarının düz kaslarından köken alan, son derece nadir bir malignitedir. Bu yazıda, eşlik eden tüberküloz mediastinal lenfadenopati ile birliktelik gösteren larenksin glottik bölgesinden köken alan ilk leiomiyosarkom olgusu sunuldu. Hasta vertikal larenjektomi ve antitüberküloz ilaçlar ile tedavi edildi. İlk tedaviden bu yana 24 aydır hasta hastalıksızdır.
Laryngeal leiomyosarcoma is an extremely rare malignancy originating from the smooth muscles of blood vessels. Herein, we present the first case of leiomyosarcoma arising from the glottic area of the larynx with coexistent tuberculous mediastinal lymphadenopathy. The patient was treated with vertical laryngectomy and anti-tuberculous medication. He has been disease-free for 24 months since initial treatment.

11.Bilateral hypopharyngeal perforations caused by penetrating trauma to the neck
Gül Özbilen Acar, Muhammet Tekin, Mehmet Karataş, Osman İlkay Özdamar
PMID: 25935065  doi: 10.5606/kbbihtisas.2015.68335  Pages 118 - 121
Eksternal laringeal travma oldukça seyrek görülen ve bazen hayatı tehdit eden acil bir durumdur. Künt veya delici travmaya bağlı larengeal yaralanmanın belirlenmesi, hem başlangıçta yaşamın hem de uzun dönemde hava yolu ve vokal fonksiyonun korunmasında önemli yer tutar. Tedavi seçenekleri arasında gözleme dayalı tıbbi tedavi ve trakeotomili veya trakeotomisiz açık cerrahi tedavi yer alır. Bu yazıda, boynun yan tarafında eksternal delici travmaya maruz kalan 23 yaşında erkek bir olgu sunuldu. Delici boyun travmasının etyolojisi, klinik belirtileri, araştırma yöntemleri ve tedavisi literatür verileri eşliğinde sunuldu.
External laryngeal trauma is a relatively rare-encountered and sometimes life-threatening emergency condition. Recognition of laryngeal injury related to either blunt or penetrating trauma is important for both initial preservation of life as well as long-term airway and vocal function. Treatment options include medical management with observation and open surgical treatment with or without tracheotomy. We, herein, describe a 23-year-old male case who sustained external penetrating trauma to lateral aspect of neck. The etiology, clinical manifestations, investigation modalities and management of penetrating neck trauma were discussed in the light of the literature data.

12.İdiopathic spontaneous tonsillar hemorrhage
Alper Köycü, Selim Sermed Erbek, Hatice Seyra Erbek, Fatih Boyvat
PMID: 25935066  doi: 10.5606/kbbihtisas.2015.34438  Pages 122 - 125
Antibiyotiklerin gelişmesinden sonra majör spontan tonsil kanaması çok nadir olarak görülmektedir. Spontan tonsil kanama olaylarının birçoğu akut veya kronik tonsillit, kanama bozukluğu ve tonsil kanseri ile ilişkilidir. Otuz altı yaşında kadın hasta tonsiller kanama yakınması ile Kulak Burun Boğaz kliniğine başvurdu. Hastada geçirilmiş travma öyküsü, koagülopati, malignite ve enfeksiyon bulgusu yoktu. Ameliyat öncesinde tonsil damarlarında arteriyovenöz malformasyon tespiti için karotis anjiyografi uygulandı. Karotis anjiyografi sonuçları normal sınırlardaydı. Hastaya tonsillektomi uygulandı ve ameliyat sırasında herhangi bir komplikasyon gelişmedi. İdiopatik spontan tonsil kanamasının yönetimi klinisyen açısından uğraştırıcı olabilmekte ve tonsillektomi gerekebilmektedir.
Since the advent of antibiotics, major spontaneous tonsillar hemorrhage is extremely rare. The majority of the spontaneous tonsillar hemorrhage events is associated with acute or chronic tonsillitis, coagulopathies, or tonsillar cancer. A 36-year-old female patient was admitted to the otolaryngology department with the complaint of tonsillar hemorrhage. The patient had no history of prior trauma, coagulopathy, malignancy and infection sign. Preoperatively, carotid angiography was performed to detect any arteriovenous malformation of tonsillar vessels. The carotid angiography results were within normal ranges. The patient underwent tonsillectomy and no perioperative complication was occurred. Management of idiopathic spontaneous tonsillar hemorrhage may be challenging for the clinician and may require tonsillectomy.

13.A rare cause of odynophagia: infected tracheal diverticulum
Neslin Şahin, Aynur Solak, Berhan Genc
PMID: 25935067  doi: 10.5606/kbbihtisas.2015.81205  Pages 126 - 130
Trakeal divertikül oldukça nadir bir lezyondur. Trakeal divertiküller farklı özellikleri ve etyolojileri ile doğuştan ve edinsel olmak üzere iki alt gruba ayrılır. Bu anomalilerin çoğunluğu asemptomatiktir ve radyolojik görüntülemede rastlantısal olarak saptanır. Bu yazıda yutkunma güçlüğünün eşlik ettiği bir enfekte trakeal divertikül olgusu sunuldu. Enfeksiyonun hava içeren divertikül lümenini tıkayarak tanısal güçlük yaratabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Koronal rekonstrüksiyon görüntüleri ile çokkesitli bilgisayarlı tomografi divertikül tanısı koymada ve eşlik eden komplikasyonların tedavisine yanıtı değerlendirmede tercih edilmesi gereken yöntemdir.
Tracheal diverticulum is a relatively rare lesion. Tracheal diverticula are divided into two subgroups as congenital and acquired with different characteristics and etiologies. The majority of these anomalies is asymptomatic and found as incidental findings on radiological imaging. This article presents a case of an infected tracheal diverticulum presenting with odynophagia. It should be noted that infection may obstruct the air-filled lumen of the diverticulum, causing a diagnostic challenge. Multislice computed tomography with coronal reconstructed images is the modality of choice for diagnosing diverticulum and assessing therapeutic response in associated complications.

LookUs & Online Makale