E-ISSN 2602-4837
The Turkish Journal of Ear Nose and Throat - Tr-ENT: 17 (5)
Volume: 17  Issue: 5 - 2007
1.Fonksiyonel endoskopik sinüs cerrahisi ile eşzamanlı septoplasti veya septorinoplasti uygulanan hastaların karşılaştırılması
Erdinç AYDIN, A. Nabi ERKAN, M. Volkan AKDOĞAN, O. Nuri ÖZGİRGİN, I. İrem BUDAKOĞLU
Pages 253 - 259
Amaç: Fonksiyonel endoskopik sinüs cerrahisi ile eşzamanlı olarak septoplasti veya septorinoplasti uygulanan hastalar karşılaştırıldı. Septorinoplasti ve endoskopik sinüs cerrahisinin eşzamanlı uygulanabilirliği değerlendirildi.
Hastalar ve Yöntemler: Endoskopik sinüs cerrahisi ile birlikte septoplasti veya septorinoplasti uygulanan 145 hasta (96 erkek, 49 kadın, yaş dağılımı 16-78) geriye dönük olarak incelendi. İki hasta grubu demografik özellikler, sistemik hastalıklar, alerji öyküsü, nazal polipozis varlığı, ameliyat öncesi paranazal sinüs tomografileri ile Lund-Mackay skorları, uygulanan cerrahi işlemler, ameliyat süresi, komplikasyon oranları açısından karşılaştırıldı.
Bulgular: Endoskopik sinüs cerrahisi ile eşzamanlı septorinoplasti uygulanan hastalar, septoplasti uygulanan hastalardan daha gençti. Paranazal sinüs tomografi skorları, alerji öyküsü ve sistemik hastalık açısından iki grup arasında anlamlı fark bulunmazken (p>,0.05), septoplasti grubunda nazal polipozisli hasta sayısı anlamlı derecede daha fazlaydı (p<,0.05). Ameliyat süresi septorinoplasti grubunda anlamlı derecede daha uzun bulundu (p<,0.05). Komplikasyonlar açısından iki grup arasında anlamlı fark yoktu (p>,0.05).
Sonuç: İki hasta grubu arasında komplikasyonlar ve sinüs hastalığının ciddiyeti açısından fark bulunmazken, endoskopik sinüs cerrahisi ile birlikte septorinoplasti uygulanması ameliyat süresini anlamlı derecede artırmaktadır.
Objectives: We compared patients who underwent functional endoscopic sinus surgery combined with septoplasty or septorhinoplasty and evaluated the concurrent applicability of septorhinoplasty and endoscopic sinus surgery.
Patients and Methods: We retrospectively analyzed 145 patients (96 males, 49 females, age range 16 to 78 years) who underwent endoscopic sinus surgery in conjunction with septoplasty or septorhinoplasty. The two patient groups were compared with respect to demographic characteristics, systemic diseases, allergy histories, the presence of nasal polyposis, preoperative paranasal sinus tomographies, Lund-Mackay scores, surgical procedures, operation times, and complication rates.
Results: Patients who underwent septorhinoplasty were younger than those undergoing septoplasty. There were no significant differences between the two groups in terms of paranasal sinus tomography scores, allergy histories, systemic diseases, and complication rates (p>,0.05). The number of patients with nasal polyposis was significantly greater in the septoplasty group (p<,0.05). Septorhinoplasty in conjunction with endoscopic sinus surgery required a significantly longer operation time (p<,0.05).
Conclusion: Complications and the severity of sinus pathologies were similar in the two groups. Concurrent applications of septorhinoplasty and endoscopic sinus surgery significantly increase operation time.

2.Total larenjektomi sonrasında farengokutanöz fistül sıklığı ve risk faktörlerinin analizi
Elif GÜÇLÜ, Ercan PINAR, Semih ÖNCEL, Çağlar ÇALLI
Pages 260 - 264
Amaç: Total larenjektomi sonrası gelişen farengokutanöz fistüllerin görülme sıklığı ve predispozan risk faktörleri incelendi.
Hastalar ve Yöntemler: Total larenjektomi uygulanan 210 hasta (19 kadın, 191 erkek, ort. yaş 60±9, dağılım 39-77) geriye dönük olarak incelendi. Hastalarda fistüle neden olabilecek 13 risk faktörü (yaş, cinsiyet, ameliyat öncesi ve sonrası anemi ve hipoalbuminemi, diabetes mellitus, koroner arter hastalığı, kronik obstrüktif akciğer hastalığı, hipertansiyon, ameliyat öncesi trakeostomi, tümörün evresi ve yerleşim yeri) değerlendirildi.
Bulgular: Kırk bir hastada (%19.5) farengokutanöz fistül görüldü. Fistülün ortaya çıkma süresi ortalama 7.7 gündü (dağılım 2-16. gün). İncelenen risk faktörlerinden koroner arter hastalığı (p=0.00), ameliyat sonrası hemoglobin (p=0.000) ve albumin (p<,0.005) düzeylerinin sırasıyla 10.7±1.2 g/dl ve 3.0±0.5 g/dl’den daha düşük olması anlamlı risk faktörleri olarak bulundu.
Sonuç: Farengokutanöz fistül total larenjektomininin en sık komplikasyonudur. Özellikle koroner arter hastalığı, anemi ve hipolbuminemi olan hastalarda cerrahi teknikte ve ameliyat sonrası bakımda fistül gelişimi açısından daha dikkatli olunması gerektiği kanısındayız.
Objectives: We evaluated the incidence and predisposing risk factors of pharyngocutaneous fistulas that develop after total laryngectomy.
Patients and Methods: The records of 210 patients (19 females, 191 males, mean age 60±9 years, range 39 to 77 years) who underwent total laryngectomy were retrospectively reviewed. Thirteen predisposing risk factors were evaluated (age, sex, pre-and postoperative anemia and hypoalbuminemia, diabetes mellitus, coronary artery disease, chronic obstructive pulmonary disease, hypertension, preoperative tracheotomy, tumor stage and localization).
Results: Pharyngocutaneous fistulas were found in 41 patients (19.5%). The mean duration for fistula formation was 7.7 days (range 2 to 16 days). Coronary artery disease (p=0.00), postoperative hemoglobin (p=0.000) and albumin (p<,0.005) levels lower than 10.7±1.2 g/dl and 3.0±0.5 g/dl, respectively, were found to be significant risk factors for fistula formation.
Conclusion: Fistula formation is the most frequent complication in laryngectomy patients. To prevent fistula formation, special attention should be paid to surgical technique and postoperative care especially in patients who have coronary artery disease, anemia, and hypoalbuminemia.

3.Rinosinüzit Kısıtlılık Ölçeği’nin Türkçe versiyonunun geçerlilik ve güvenilirliği
Selim S. ERBEK, İrem BUDAKOĞLU, Seyra ERBEK, Seval AKGÜN, Özcan ÇAKMAK
Pages 265 - 271
Amaç: Bu çalışmada, burun ve sinüs hastalıklarının değerlendirilmesinde kullanılan Rinosinüzit Kısıtlılık Ölçeği’nin (RSKÖ) Türkiye’deki geçerlilik, güvenilirlik ve içsel tutarlılığı araştırıldı.
Hastalar ve Yöntemler: Çalışmaya, tanıları alerjik rinit, kronik rinosinüzit, nazal polipozis veya septal deviyasyon olan 120 hasta (77 erkek, 43 kadın, ort. yaş 39±12, dağılım 18-65) alındı. Her bir tanı grubunda 30 hasta vardı. Bütün katılımcılara RSK֒nün Türkçe versiyonu ve karşılaştırma için altın standart olarak SF-36 yaşam kalitesi skalası uygulandı. Güvenilirlik için, ilk uygulamadan bir hafta sonra RSKÖ 15 hastaya tekrar uygulandı. Rinosinüzit Kısıtlılık Ölçeği’nin içsel tutarlılığı, güvenilirliği ve geçerliliği araştırıldı.
Bulgular: İçsel tutarlılığı gösteren Cronbach alfa katsayıları RSK֒nün alt skalaları için 0.7175 ile 0.9308 arasında değişiklik gösterdi. Güvenilirlik açısından, RSK֒nün fonksiyonel, emosyonel ve fiziksel alt skalalarının ilk ve ikinci uygulamaları arasındaki korelasyon katsayıları sırasıyla 0.861, 0.883 ve 0.902 bulundu. Rinosinüzit Kısıtlılık Ölçeği ve SF-36’nın benzer alt skalaları arasında anlamlı derecede pozitif korelasyonlar vardı.
Sonuç: Çalışmamızda, RSK֒nün Türkçe versiyonunun sinonazal hastalıkların değerlendirilmesinde kullanılabileceği sonucuna varılmıştır.
Objectives: The goal of this study was to determine the validity, reliability, and internal consistency of the Rhinosinusitis Disability Index (RSDI) for evaluating nasal and sinus diseases in Turkey.
Patients and Methods: The study included 120 patients (77 males, 43 females, mean age 39±12 years, range 18 to 65 years) with diagnoses of allergic rhinitis, chronic rhinosinusitis, nasal polyposis, and septal deviation. Each group consisted of 30 patients. The Turkish version of the RSDI was administered to all the patients together with the SF-36 quality of life scale as the gold standard reference test. For reliability, the RSDI was re-administered to 15 patients a week after the first. Internal consistency, reliability, and validity tests were carried out to evaluate the RSDI.
Results: The Cronbach’s alpha coefficients were between 0.7175 and 0.9308 for the subscales of the RSDI, showing internal consistency. The correlation coefficients of the functional, emotional and physical subscales of the RSDI between the first and second administrations were 0.861, 0.883, and 0.902, respectively, indicating reliability. There were significant positive correlations between similar subscales of the RSDI and the SF-36.
Conclusion: The results of this study indicate that the Turkish version of the RSDI can be used for evaluating sinonasal diseases.

4.Parotis tüberkülozu: Yedi olgunun değerlendirilmesi
Mehmet Faruk OKTAY, İbrahim AŞKAR, Müzeyyen YILDIRIM, İsmail TOPÇU, Faruk MERİÇ
Pages 272 - 277
Amaç: Tüberküloz parotit, tüberkülozun yaygın olarak görüldüğü ülkelerde bile nadirdir. Bu çalışmada, tüberküloz parotitli yedi hasta klinik ve histopatolojik özellikler ve tedavi açısından değerlendirildi.
Hastalar ve Yöntemler: On üç yıllık bir dönem içinde yedi hastaya (5 kadın, 2 erkek, ort. yaş 32, dağılım 23-47) tüberküloz parotit tanısı kondu ve tedavileri yapıldı. Tüm hastalarda parotis bezi tümörü şüphesine yol açan kitle lezyonları vardı.
Bulgular: Lezyonlar dört hastada sol, üç hastada sağ taraftaydı. Hastalık süresi yedi ay ile üç yıl arasında değişmekteydi. Kitleler lokalize, mobil ve 3-6 cm çapındaydı, bir hastada fistül oluşumu görüldü. Hastalarda aktif pulmoner tüberküloz bulgusuna rastlanmadı, iki hastanın göğüs filmlerinde eski tüberküloz lezyonları gözlendi. Deri testi beş hastada (%71) pozitif sonuç (>,12 mm endürasyon) verdi. Beş hastada yapılan bilgisayarlı tomografi veya manyetik rezonans görüntüleme benign parotis kitlesini düşündüren bulgular ortaya koydu. Üç hastada yapılan ince iğne aspirasyon sitolojisi ve fistüllü olguda yapılan kültür çalışmalarından tanıya dönük bulgu elde edilemedi. Altı hastada yüzeyel parotidektomi, bir hastada enükleasyon uygulandı. Histopatolojik incelemede, makrofaj, epitelioid hücre ve Langhans dev hücrelerinden oluşan tüberküller ve santral kazeifikasyon nekrozu görüldü. Tanıdan sonra tüm hastalara dörtlü ilaç tedavisi uygulandı. Tedaviden sonraki ortalama 15 aylık takip süresi içinde hiçbir hastada nüks bulgusuna rastlanmadı.
Sonuç: Parotis bezinde tek bir tümörün olduğu hastaların ayırıcı tanısında tüberküloz parotitin de göz önünde bulundurulması gerekmektedir.
Objectives: Tuberculous parotitis is rare even in countries where tuberculosis is widespread. We evaluated seven patients with tuberculous parotitis together with clinical and histopathologic findings, and management.
Patients and Methods: In a period of 13 years, seven patients (5 males, 2 females, mean age 32 years, range 23 to 47 years) were diagnosed and treated for tuberculous parotitis. All the patients had a clinical suspicion of a parotid gland tumor.
Results: The lesions were localized on the left in four patients, and on the right in three patients. The duration of disease varied from seven months to three years. The masses were localized, mobile, and measured 3 to 6 cm in diameter, one was fistulized. There was no evidence for active pulmonary tuberculosis. Chest radiograms showed old tuberculous lesions in two patients. The PPD skin test results were positive (>,12 mm induration) in five patients (71%). Computed tomography or magnetic resonance imaging obtained in five patients showed mass formation suggesting a benign parotid gland tumor. Fine-needle aspiration cytology performed in three patients and cultivation performed in the fistulized case were all non-diagnostic. Superficial parotidectomy was performed in six patients and enucleation was performed in one patient. Histopathologic examination showed tubercles composed of macrophages, epithelioid cells and Langhans giant cells, and central caseous necrosis. Following diagnosis, all patients were treated with a four-drug chemotherapy regimen. There was no evidence for recurrence within a mean of 15-month follow-up.
Conclusion: Tuberculosis of the parotid gland should be considered in the differential diagnosis of patients presenting with a solitary tumor in the parotid gland.

5.The effect of fitting formulas in programmable hearing aids on speech discrimination in noise
Songül Elmacı DÜNDAR, Songül AKSOY
Pages 278 - 282
Amaç: Bu çalışmada programlanabilir işitme cihaz-larında kullanılan üç farklı kazanç formülünün gürültüde konuşmayı ayırt etme üzerindeki etkileri araştırıldı.
Hastalar ve Yöntemler: Çalışmaya, iki taraflı simetrik sensorinöral işitme kaybı bulunan 17 işitme engelli hasta (9 erkek, 8 kadın, ort. yaş 28, dağılım 15-45) alındı. Konuşmayı ayırt etme testleri, programlanabilir işitme cihazlarında NAL (National Acoustic Laboratories), POGO (Prescription of Gain/Output) ve Berger kazanç formüllerine dayalı olarak değişik sinyal/gürültü (S/G) oranlarında (+5, 0, -5 dB) yapıldı.
Bulgular: Sinyal/gürültü oranı +5 dB iken, NAL ve Berger kazanç formülleri ile elde edilen konuşmayı ayırt etme skorları benzer bulundu, iki formülle de skorlar POGO formülünden anlamlı derecede yüksekti (p=0.017). Sinyal/gürültü oranı 0 dB’de ise, skorlar anlamlı farklılık gösterdi, en yüksek skor NAL formülü ile elde edilirken, bunu Berger ve POGO formülleri izledi (p=0.017). Sinyal/gürültü oranı -5 dB iken, NAL ve Berger formülleriyle benzer skorlar elde edilirken, yine en düşük skor POGO formülüyle elde edildi (p=0.017).
Sonuç: Farklı kazanç formülleriyle elde edilen konuşmayı ayırt etme skorları anlamlı farklılıklar göstermektedir.
Objectives: This study was performed to compare three fitting formulas for programmable hearing aids in noisy environments using speech discrimination tests.
Patients and Methods: The study included 17 hearing impaired subjects (9 males, 8 females, mean age 28 years, range 15 to 45 years) with bilateral symmetrical sensorineural hearing loss. Speech discrimination tests were carried out at various signal-to-noise ratios (SNR) at +5, 0, -5 dB, based on the NAL (National Acoustic Laboratories), POGO (Prescription of Gain/Output), and Berger fitting formulas with programmable hearing aids.
Results: When the SNR was +5 dB, speech discrimination scores of NAL and Berger were similar. Both had significantly better scores than POGO (p=0.017). When the SNR was 0 dB, speech discrimination scores differed significantly between the three formulas, with NAL having the best score, and Berger having a better score than POGO (p=0.017). When the SNR was -5 dB, the scores were similar between NAL and Berger. Both had significantly higher scores than POGO (p=0.017).
Conclusion: Our results show that there are significant differences in terms of speech discrimination scores among the fitting formulas.

6.İki kız kardeşte ailesel primer lokalize larengeal amiloidoz
Haldun OĞUZ, Mustafa Asım ŞAFAK, Münir DEMİRCİ, Necmi ARSLAN
Pages 283 - 286
Larengeal amiloidoz nadir görülür ve larenksin tüm iyi huylu tümörlerinin %1’inden daha azını oluşturur. Vücudun diğer bölgelerinde ailesel amiloidoz bildirilmişse de, ailesel primer larengeal amiloidoz sunumuna rastlanmamıştır. Yaşları 35 ve 38 olan iki kız kardeşte primer larengeal amiloidoz saptandı. Büyük kardeşe, daha önce disfoni yakınmasıyla endolarengeal biyopsi yapılmış ancak herhangi bir bulguya rastlanmamıştı. Kliniğimizde yapılan larengoskopide ventrikül ve vokal kordlarda submukozal birikim saptandı. Alınan biyopsi sonucu amiloidoz olarak bildirildi. Küçük kız kardeşte ise beş yıldır ses kalınlaşması vardı. Bu hastanın endolarengeal biyopsi sonucu da amiloidoz olarak bildirildi. İleri incelemelerde sistemik amiloidoz saptanmadı. Her iki hastaya da herhangi bir cerrahi girişim yapılmadı. İki yılı aşkın takip süresi sırasında başka bir sorunla karşılaşılmadı.
Laryngeal amyloidosis is rare, accounting for less than 1% of all benign laryngeal tumors. Although familial primary localized amyloidosis has been reported in other parts of the body, no familial cases have been reported in the larynx. Primary localized laryngeal amyloidosis was detected in two sisters whose ages were 35 years and 38 years, respectively. In the elder patient, a previous endolaryngeal biopsy for symptoms of dysphonia yielded no pathologic findings. Laryngoscopic examination of the patient showed a significant submucosal accumulation at the level of ventricles and vocal folds. The younger sister had a complaint of hoarseness for five years. The results of endolaryngeal biopsies performed in both patients were reported as amyloidosis. Further evaluations were negative for systemic amyloidosis. No surgical intervention was considered. The patients were monitored for more than two years without any other coexisting disease.

7.Orbital selülit olarak kendini gösteren herpes zoster: Olgu sunumu
Ali AL-RİKABİ, Matthew I. TROTTER, Hassan KHAN, Vivek V. RAUT
Pages 287 - 289
Bu yazıda, 65 yaşında bir kadın hastada rastladığımız, orbital selülit enfeksiyonu şeklinde kendini gizlediğinden tedavide gecikmeye yol açan nadir bir oftalmik herpes zoster sunuldu. Hasta, bir haftadır var olan sol periorbital ağrı ve şişlik ile başvurdu. Muayenede periorbital ödem ve enflamasyon vardı, ama proptoz yoktu, eritem kaşlara kadar uzanıyordu. Hastanın görme keskinliğinde değişiklik yoktu, kranyal sinir fonksiyonu, ateşi ve tüm diğer bulguları normaldi. Orbital selülit/dakriyosistitle birlikte sinüzit öntanısıyla yatırılan hastaya intravenöz ko-amoksiklav ve non-steroid anti-enflamatuvar tedavisine başlandı. Ertesi gün hastanın durumunda bir değişiklik gözlenmedi, oküler hareketleri normaldi, görmesi etkilenmemişti ve ateşi yoktu. Periorbital şişliğin devam etmesi üzerine sinüsleri bilgisayarlı tomografiyle incelendi ve sinüzit veya periorbital bir birikime rastlanmadı. Yatışının üçüncü gününde ve ağrının ortaya çıkışından 10 gün sonra alnın sol bölgesinde veziküller belirdi. Bu durum, trigeminal sinirin oftalmik dalını tutan herpes zoster tanısına götürdü. Asiklovirle tedavi edilen hasta tamamen iyileşti.
We presented an unusual case of ophthalmic herpes zoster masquerading as orbital cellulitis, resulting in delay in appropriate treatment. A 65-year-old woman presented with left periorbital pain and swelling of a week duration. Examination revealed periorbital edema and inflammation but no proptosis. The erythema extended onto the brow. There was no change in visual acuity and cranial nerve function was normal. She was apyrexial and all other parameters were within normal limits. The patient was admitted with an initial diagnosis of sinusitis with orbital cellulitis/dacryocystitis and intravenous co-amoxiclav and a non-steroidal anti-inflammatory drug were administered. The following day, there was little change in her condition with the ocular movements being normal and vision remaining unaffected. She was apyrexial but the periorbital swelling persisted. Computed tomography of the sinuses did not show sinusitis or a periorbital collection. The third day after admission and 10 days after the initial appearance of pain, vesicles appeared on the left forehead, which enabled a diagnosis of herpes zoster of the ophthalmic branch of the trigeminal nerve. She was then treated with acyclovir with a good result.

8.Orbital yayılımlı maksiller sinüs mukoseli: Olgu sunumu
Hamdi ÇAKLI, M. Kezban GÜRBÜZ, Cem KEÇİK, Beklen Sami ÜRE
Pages 290 - 293
Maksiller sinüs mukoselleri tüm paranazal sinüs mukosellerinin %10’undan azını oluşturur. Genellikle Caldwell-Luc cerrahisinin uzun dönem sekelleri olarak bildirilmiştir. Orbital yayılım, orbital komplikasyonlara yol açabilecek oldukça nadir bir durumdur. İlerleyici oftalmolojik yakınmaları nedeniyle göz hastalıkları bölümüne başvuran 43 yaşında kadın hasta, sol maksiller sinüste bir kitleden şüphelenilerek kliniğimize yönlendirildi. Hasta iki yıl önce sol Caldwell-Luc sinüs cerrahisi geçirmiş, izleyen aylarda iki maksiller sinüs lavajı uygulanmıştı. Paranazal sinüslerin bilgisayarlı tomografisi ve manyetik rezonans görüntülemesinde maksiller mukosel düşündürecek bulgular vardı. Caldwell-Luc girişimi ile eşzamanlı bir endoskopik sinüs cerrahisi uygulanan hastada maksiller sinüsü dolduran mukosel çıkarıldı. Göz küresi infrerior orbital duvardaki defektten maksiller antruma prolabe olduğu için, orbital taban ile göz küresi arasına Silastik bir kılıf yerleştirilmesi gerekti. Ameliyat sonrası herhangi bir komplikasyon gözlenmedi.
Maxillary sinus mucoceles account for less than 10% of all paranasal sinus mucoceles. They are reported mostly as long-term sequelae of Caldwell-Luc operations. Orbital involvement is an extremely rare condition that might result in orbital complications. A 43-year-old woman presented to the ophthalmology department with progressive ophthalmologic complaints. She was referred to our department for suspicion of a mass in the left maxillary sinus. The patient had undergone a left Caldwell-Luc sinus procedure two years before followed by two maxillary sinus lavages. Findings of computed tomography and magnetic resonance imaging of the paranasal sinuses were suggestive of a maxillary mucocele. Endoscopic sinus surgery and Caldwell-Luc procedure were performed to remove the mucocele that filled the maxillary sinus. Because the eyeball prolapsed through the defect in the inferior orbital wall to the maxillary antrum, a Silastic sheath was placed between the orbital base and the eyeball. No postoperative complication was observed.

9.Maksillanın odontojenik miksoması: Olgu sunumu
Güleser SAYLAM, Engin DURSUN, Levent ALBAYRAK, Halit AKMANSU, Hakan KORKMAZ, Adil ERYILMAZ
Pages 294 - 297
Otuz sekiz yaşında erkek hasta, sağ çenesinde yavaş büyüyen, ağrılı şişlik nedeniyle başvurdu. Palpasyonda, sağ maksillada, üzeri normal deriyle örtülü, sert, fikse ve ağrılı kitle vardı. Endoskopik incelemede, lateral duvardan sağ nazal kaviteye taşma gösteren, vestibülden sfenoid sinüse uzanan submukozal kitle saptandı. Bilgisayarlı tomografide, kitlenin 4x4 cm boyutlarında ve iyi sınırlı olduğu, kistik komponentler içerdiği, sağ maksiller sinüsü oblitere ettiği, medial duvarı aşındırdığı ve nazal kaviteye yayılım gösterdiği görüldü. Manyetik rezonans görüntülemede benzer yayılım bulguları gözlendi. Yapılan transnazal biyopsi sonucu miksoma olarak bildirildi. Kitleye medial maksillektomi ile en bloc rezeksiyon uygulandı. Hastanın 24 aylık klinik ve radyolojik takibinde nüks bulgusuna rastlanmadı.
A 38-year-old male presented with a slowly progressive and painful swelling in the right cheek. On palpation, a firm, fixed and tender mass was detected over the right maxilla, with normal overlying skin. Endoscopic examination revealed a submucosal mass protruding into the right nasal cavity along the lateral wall, extending from the vestibule to the sphenoid sinus. Computed tomography showed a well-defined, 4x4 cm mass with cystic compartments, obliterating the right maxillary sinus, with destruction to the medial wall and extension into the nasal cavity. Magnetic resonance imaging showed similar findings of extension. A transnasal biopsy yielded a diagnosis of myxoma. En bloc resection of the mass was performed through a medial maxillectomy. No clinical or radiological recurrences were noted during a follow-up period of 24 months.

10.Nazal vestibülde seboreik keratöz
Fuat BÜYÜKLÜ, Hakan AYDIN, Erkan TARHAN, Simin ADA, Özcan ÇAKMAK
Pages 298 - 300
Seboreik keratöz çoğunlukla gövdede, daha az sıklıkla ekstremiteler, yüz ve kafa derisinde görülen, epidermisin hiperkeratotik bir lezyonudur. Literatürde nazal vestibül tutulumu bildirilmemiştir. Seksen yaşındaki kadın hastada uzun süredir var olan, yavaş büyüyen, sağ nazal vestibülün cilt-mukoza sınırında yerleşmiş, 0.5 cm çaplı, sert, kırmızı-kahverengi renkli, polipoid kitle saptandı. Lezyon lokal anestezi altında eksize edildi ve histopatolojik inceleme sonucunda skuamöz hücreli karsinoma benzeyen seboreik keratoz tanısı kondu. Eksizyon sonrası bir yıllık dönemde nüks görülmedi.
Seborrheic keratosis is a common hyperkeratotic lesion of the epidermis, that usually occurs in the trunk and less frequently in the extremities, face, and the scalp. Occurrence in the nasal vestibule has not been reported in the literature. An 80-year-old woman presented with a long-standing, slowly growing, firm, red-brown polypoid mass, 0.5 cm in size, located at the skin-mucosa interface of the right nasal vestibule. The lesion was excised under local anesthesia and histopathologic examination showed seborrheic keratosis that mimicked squamous cell carcinoma. There was no recurrence during a-year follow-up.

LookUs & Online Makale